30 Kasım 2022 Çarşamba

anti-nuclear

sayfaya girdim, sonuçların arasında yeni bir şey yok gibiydi. ta ki kırmızı renkle işaretlenmiş ANA değerine kadar. anti nükleer antikor. pozitif. 1/320-1/1000. hemen google'ladım tabi. insanların %3-15'i arasında bir şey olmasa da pozitif çıkabiliyormuş. ama otoimmün bir hastalığa da işaret edebilirmiş. bir an için burnum sızladı, endişelendim, yarın doktora gidip sonuçları bir de onun ağzından duymak için sabırsızlandım. ama sonra ... rahatladım. bunu söylediğim için utanmam lazım belki de bilmiyorum ama "sonunda!" diye düşündüm. bir sene önce ara ara çok keskin şekilde başlayan, temmuz ayından beriyse her hafta iki üç gün vücudumun ağrıdığına sonunda "inanılır" bir kanıt diye. çünkü aylardır "d vitaminin düşüktür, magnezyum alsan iyi gelir, kansızlık net vardır sende o yüzden, kilo aldığına göre hareket de etmiyorsundur ondan ağrıyordur" diye sikimsonik geçiştirici laflar duymaktan o kadar sıkılmıştım ki. 

onu da geçtim, yılllardır ailemi depresyonum ve anksiyetem olduğuna bile "inandıramadım." abartıyormuşum, çocukken de abartırmışım. düşman arıyormuşum. onlar beni biliyorlarmış, hep doyumsuz olmuşum. yatak döşek günlerce yattığım zaman üşengeç ya da sorumsuz oluyordum, o yüzden onların gözü önünde yatmadığımda da "depresif insanlar yataktan kalkamazlar, sense eve bile girmiyorsun gezmekten" oldum. üzüntümü yaşadığımda "neden bu kadar hassassın" ya da "sulugöz, her şeye ağla" oluyordum; duygularımı ulaşamayacağım kadar bastırdığımda ise gaddar oldum. 

ama işte, sonunda bak, bir şey var, bir sorun var. BİLİYORDUM! her zamankinden kötü olduğumu ve bunun bir sebebi olması gerektiğini biliyordum! sanki kendimi de onların cümleleriyle kırbaçlıyordum da kendimi de susturabildim gibi bir rahatlık. hayatımdaki bazı değişiklikleri artık bunun -bu her neyse- arkasına sığınıp yapabileceğime de yönelik bir ... mutluluk? sadece akıl sağlığım için yapmak, yeterli bir sebep değildi sanki çünkü. çünkü sadece akıl sağlığımla ilgili olan bir şeyin "zaten evhama yatkın bir aile olduğumuzdan ya da ben kafamda kurduğumdan" aslında irade meselesi olduğu. içimde iradesiz olduğuma yönelik öyle devasa bir inanç ki sağlıklı bir hayatım olması için içten içe deliler gibi istediğim beslenme ya da hareket rutinine ANCAK ELLE TUTULUR BİR HASTALIĞIM olursa uyacağım, çünkü uymak zorunda kalacağım çıkarımı. 

mikro ifadelerden makro ifadelere.. bir kaş çatmasından üstüne yürünmesine. sorulan soruya cevap verilmemesinden paylaştığın şeyin alayla geçiştirilmesine. bana böyle hissettiren herkesi karşıma alıp "bana ne yaptınız!" diye göğüslerini döve döve ağlamak istiyorum. yarın gittiğim zaman hiçbir şeyim çıkmayabilir, ileri tetkiklere başvurula da bilir, başvurulmaya da bilir. bilmiyorum. ama ellerim ağrıdığı için günlüğüme yazamadığım bu duyguları bir şekilde dökmem gerekiyordu. kendime olan inançsızlığım bugünlerde beni felç etmiyor, kendime kocaman sarılıp içimde kalmamı sağlıyor. bu gücü bulabildiğim için çok mutluyum, ne kadar tereddütle de olsa çizdiğim çizgiler için - kendime sadık kalarak geçirdiğim her an için inanılmaz müteşekkirim. kalmak istediğim yer burası. 

25 Kasım 2022 Cuma

Geri sayım: son 77 saat!

27liler kulubüne girmeden önceki son birkaç haftanın bu kadar kalp ağrıtan cinsten geçmesi normal mi? Retorik bir soru değil - 27 yaşını geçmiş birki arkadaşıma soracağım bunu. 

Zaten her doğum günüm görece sancılı geçer; mutlu olmak, iyi hissetmek, kendimi insanlarımla bağlı hissetmek isterim ama içten içe canım yanar. O yüzden belli bir miktar kalp ağrısı tolere edilir değil, aksine olmazsa olmazdır. Geçen sene mesela, A. ile İstanbul'daydım ve hem arkadaşlarım olmadığı için hem de hayatımda olduğum konumdan rahatsız olduğum için üzgün hissediyordum. Ondan önceki sene sanırım benim için yapılan ilk başarılı sürpriz doğum günü partisiydi, ofiste kutladık ama hayatımdaki insanların birbirleriyle uyumsuzluklarına ve belki ilişkilerimdeki dinamiklere şahit olmak beni bir sorgulamaya itmişti. Ondan önceki sene kendimi iyi ki doğmuşum da başkalarının isteklerine ve keyfine amade olmuşum gibi hissetmiştim. Ondan önceki sene ve ondan önceki sene de ve aa, evet ondan önceki sene de! Bunda benim de sorumluluğum var, sanırım doğum günlerime yönelik beklentim bir tık yüksek. Ne olmasını istediğim konusunda değil: Öyle hıhıhımm sürprizler, olağanüstü yemekler, paket paket hediyeler, ışıltılar, çınlamalar istemiyorum. Ama kendimi yalnız hissetmemek istiyorum; kendimi köksüz bağsız hissetmemek, bir günlüğüne ya da geceliğine bu karanlığın bana dokunmamasını istiyorum. Gün veya gece doğrudan bana yönelik bir emrivakiyle ya da duyarsızlıkla bölünürse acayip düşüyorum, yük olduğum duygusuyla. Benim için yapılan miniminnacık bir şeye dahi halihazırda öyle bir minnet duyuyorum ki hele bir de doğum günümde OOOOOOOOOOOOHHHHHH x pek istediğim gibi gitmiyor ama DAHA NE OLSUN CANIM? Ne mi olsun, daha benim istediğim gibi olmasını sağlayacak bir şey varsa o olsun, açsana ağzını, bir şey de, dile getir. YOK YOK, ZATEN BAK BUNU YAPMIŞLAR, ŞUNU DÜŞÜNMÜŞLER, ORAYA GİTMİŞLER, DAHA NE OLSUN CANIM? Senin için, senin kararınla olsun canım; doğru gitmeyen şey her neyse, senden alınıyormuş gibi değil de sen vermeyi seçiyor olduğun için olsun mesela. ÖFFFF KAPRİSLİSİN KAPRİSLİSİN, BİR GÜN YALNIZ ÖLECEEEEKSİİİİN! -insert mirkelam nağmesi here-

Doğum günümün yaklaşmasıyla şekillenen beklentiler, düşünceler ve duygular genel olarak bu şekilde oluyor. Ha bir de gençliğin kayıtsızlığının bitip artık orta yaşa yaklaşıyor olmanın ve "yetişkin" hayata dair bazı kodlamaların getirdiği kendiliğinden sorgulama halleri, o yılın genel gündemine yönelik bir yıl sonu raporlandırma faaliyeti de var, elbette var. Ama bu sene ayrı bir sert geçiyor bu süreç. Aylardır görece kötü olduğumu yazmıştım ya hani ... Hah. Geçtiğimiz üç beş günün nasıl geçtiğini düşünmek bile gözlerimin dolmasına sebep oluyor, aşamalı bir şekilde balçığa battığımı hissediyorum zira. Arada birkaç saatliğine balçığın içinde öylece duruyorum ama sonra ilk hareketimde batış devam ediyor sanki.

İntihara meyilli değilim, intihar bir gündem maddesi değil. Hayata karşı bir bıkkınlığım ya da kayıtsızlığım yok. Kendime yönelmiş bir çaresizliğim var sadece. Ne yapacağımı, nasıl yapacağımı bilmiyor olmaktan kaynaklı. Dün dünyanın en tatlı sohbetli ama en deşici hemşiresi tarafından kanım alınırken sağ elim kullanılamaz hale getirilmesine rağmen, az önce günlüğüme sekiz sayfa bir şeyler yazdım. Kaldı ki elim o halde de olmasa, ne boktan sebeple olduğunu bilmediğim ağrılarım -ki ne boktan sebeple olduklarını öğrenmek için doktora gitmiştim- yüzünden uzun zamandır ellerim güç kaybettiği için yazı yazmak ciddi bir efor. ONA RAĞMEN SEKİZ SAYFA YAZDIM. Ama gel gör ki büyük bir telaşla parmaklarımı klavyenin üstünde gezdirmeme sebep olan ve karşılığında belki hareket edebileceğim biraz daha alanın bana açılmasını uman bir haldeyim. Ki muhtemelen bu kısımları da günlüğüme yazsaydım daha iyi olurdu ama zaten insta hikayemde bile paylaşsam blog yazılarımı okuyan kişi sayısı kaç iq, üç mü? (Şikayetçi değilim, daha açık sözlü olabilmemi sağlıyor bu durum.)

- dramatik konu değişimi -

Dün iki haftadır kimseyle buluşmak için dışarıya çıkmadığımı, aksine otu boku bahane edip insanlardan uzak durduğumu fark ettim. Bu beni korkuttu açıkçası. Çünkü kim olduğuma dair -yersiz- inançlarım arasında sosyal biri olduğum var ve sosyal birinin mazeret olmaksızın iki haftadır kimseyle görüşmemiş olması........ Benim standartlarımda alarm denebilecek bir şey. Kimseyle görüşmüyorum, insanlar buluşmak istediğinde reddediyorum ya da erteliyorum ama kendimi korkunç yalnız hissediyorum. Ama dün gece ve bugün düşündükçe aslında buluştuğumda da yalnız hissettiğim, belki daha da kötü hissettiğim insanlara bunu yaptığımı fark ettim. Kafalarındaki ya da içlerindeki külü kürek kürek boşalttıkları bir el arabasıymışım gibi hissettiğim insanlara. Arkadaşlığımızı ya da iletişimimizi bir temaya bağlamış ve bu bakımdan bana sanki çok yönlü bir kişiliğim olması teferruatmış da bu ilişkilenmede aslolan bir işlevim varmış gibi hissettiğim insanlara. Dertleşirken kendinden örnek vermekte, belki kendin nasıl çözdüğünü anlatıp bir çıkış yolu önermekte ya da nasıl çözemediğini anlatıp "bu noktada yalnız değilsin" demekte bir sakınca yok. Ama tahammül edemediğim şey, söyleyeceklerim bitmeden ya da benim için ne kadar önemli olduğunu umursamadan  söylediğim şeylerin kestirip atıldığını hissetmem. Ya da karşılaştırıldığını. Ya da gözardı edildiğini. Dün bu konuda içerlediğim ama aydınlanmamı sağlayan bir an yaşadım: Kendisine karşı son zamanlarda giderek daha tetikte olduğum birisinden geldiği için belki 3x etkileyeceğine 8x etkiledi beni ama bu aydınlanmayı sağladı. Kendimi depresyonda hissettiğimi, kurs ya da ailem gibi zorunluluk halleri hariç kimseyle görüşmediğimi, eve kapandığımı ve sadece yediğimi söylediğimde "ben her gün insan görüyorum da ne oluyor, yine depresyon" cevabını aldım. Önce duraksadım, içimdeki elektrik kontağının tak diye attığını hissettim ve yazmaya başladım. Sonra durdum, hiçbir şey söylemedim. Bir anda bugüne dek bu arkadaşlıkta bu ânı ne kadar çok yaşadığımı fark ettim. Bir derdimi paylaşıp bir yakınlık hissetmeye çalıştığımda dışarı vurmaya çalıştığım duygum sanki karşı kuvvet uygulanarak içime geri tıkılıyormuşçasına hissettiğimi. Bunun beni öfkelendirdiğini. Çünkü bu diyalogda benim paylaşıma dair çok ciddi bir ihtiyacımın karşılanmadığını. Bunun için onu suçlayıcı bir yerde olmadığımı da fark ettim sonra, öfkem ona yönelik değildi, anlaşılmıyor olmama yönelikti. 

Bu arkadaşımla olan ilişkim hep çok hassas meseleler üzerinden derin bir ortaklık duygusuyla kuruldu ve ben o meselelere aşina veya az çok benimle benzer cephede insanların varlığına o kadar ihtiyaç duyuyordum ki, diyalogsal ihtiyaçlarıma -hem kendimi tanımadığım için hem de karşılanan daha büyük bir ihtiyacım olduğu için- kördüm. Ama ne zamanki bu ihtiyaç değişti ya da anlamını yitirdi ya da ben kendimi keşfetmeye ve yeni bir ihtiyaç konsolu edinmeye başladım; o zaman bakışım da değişti. Belki bu arkadaşımla hep böyleydi ama benim ilişkiye ve ona bakışımdan ya da beklentimden ve gerçekliği beklentilerime göre uydurmaya çalışmamdan ya da bizzat benim değişmemden kaynaklı olarak aslında bunu gözden kaçırdım ve şimdi şimdi fark ediyorum ya da fark ettiğim şeye göre davranmam için tetikleyiciler tecrübe ediyorum. Bu arkadaşımın bu tavrı onun şu anda içinde bulunduğu durum bakımdan %100 kabul edilebilir de olabilir veya ihtiyaçları benden farklı olan birisi için gayet normal bir tepki dahi olabilir. Bu bana yapılan ya da benim yaptığım bir şey de değil. Arkadaşlıklar, ilişkiler böyle. Bazısı bizimle büyür, bazısı bizden büyür, bazısından biz büyürüz. Bunu kabul etmeyip ısrarcı olmakla kendimi olduğumdan da yalnız hissediyorum, bunu görmem ve arkadaşlıklarımı buna göre yeniden bir değerlendirmem lazım sanırım. Küllerle dolu el arabasıymışım gibi hissediyor olmamda biraz bunun da payı var: Tema benim için anlamını yitirdiğinde hala orada aynı şekilde kalmamı sağlayacak bir şey olmamasına rağmen sınır çizmektense kayıtsızmışımcasına "akışa bırakmak" sadece yükümü ağırlaştırıyor. İhtiyaçlarımın karşılanmadığı bir ilişkilenmede, karşımdakinin ihtiyaçlarına duyarlı olmam beklentisini ya da "görevini" hissettiğim her dakika giderek daha da irrite oluyorum. Bu yüzden böyle içsel diyaloglarım oluyor. Ama şimdi, o yazıyı yazdıktan on gün sonra, sorunun kimin ne anlattığı ve benim bunları dinlemeye halim ya da gücüm olup olmadığı değil, kimin hayatımda kendisine karşı duyarlılığımı hak ettiğini düşündüğüm olduğunu görebiliyorum. Çünkü sağduyulu bir yerden ve birkaç adım geriden ilişkilerime baktığımda, bu problemi yaşamadığım arkadaşlıklarımı da seçebiliyorum. İhtiyaçların karşılanması bakımından karşılıklılık arayışım sürekli ve her tek şey için mevcut bir arayış değil. İnsanlarımın ve benim üslubumuza ve karakterlerimize göre kendine özgülenen bir denge arıyorum ve bunun olduğu arkadaşlarım tıpkı iki hafta önce olduğu veya bu akşam olacağı gibi beni evden çıkarabiliyorlar, hatta onları görmeyi iple çekiyorum. 

İnsanlarla olan ilişkilerimi ve yalnızlığımı nasıl kurguladığım, nasılı kabul ettiğim, nasılının canımı ne şekilde yaktığı ne benim için ne de geçen seneki doğum günümden sonra açtığım bu blog için yeni konular. Yakın bir zamanda da tükenecek bir kaynağa benzemiyor, daha çok üzerine düşünüp bir şeyler farkedeceğim ama sonunda muayene ederken doğru yerlere baskı yapabiliyorum gibi. Geçtiğimiz iki saattir bu yazıyı yazmaya çalışıyorum ve ağlayarak, çok ağır duygularla başladığım yazının başından yemek yiyip arkadaşımla buluşmak için bir enerjiyle kalkacağım. Oysa neredeyse 24 saattir yemek yemiyordum ve iki haftadır kimseyle buluşmadım. Bebek adımları, yavaş yavaş. 77 saat sonra besmele çekip kapısından gireceğim 27'liler kulübüne dair bir düşüncem yok, satürn dönüşümün yaşanacağı 28 bile daha çok ilgilendiriyor beni. Ama 27 yaşım için mumu üflerken ne dileyeceğim sanırım artık net: Kendimle kavuşma halinde, kendimin savaşçısı olma halinde, sağlıkla, neşeyle, huzurla ve sevgiyle, çokça sevgiyle!  

16 Kasım 2022 Çarşamba

"i wanna live, not just survive"

Kendimize iyi gelen, iyi gelecek şeyi yapmak neden bu kadar zor? Son zamanlarda sıklıkla bunu düşünüyorum. Meditasyon yaptığımda nasıl düşüncelerimle biraz olsun daha barışta olduğumu biliyorum. Ama neden üçüncü günden itibaren savsaklamaya başlıyorum? Güneşe çıkmayı, bir parkta oturmayı, öylece müzik dinleyip yürümeyi nasıl sevdiğimi biliyorum. Ama neden bütün işlerimi bir an evvel bitirip eve de en kısa yoldan gitmekte ısrarcıyım? Cevabı bende yok bu arada, internetten baksak mutlaka buluruz. Alışkanlıkları kırıp yeni alışkanlık edinmenin zorluğundan tut, kendini sabote etmeye kadar vardır karşılığı. Ama zaten "niçin, niçin, niçin? kuyuya düşen çocuk niçin ölmesin?" 

Ne zaman bu kadar yoğunlaştı, bilemiyorum. Geri dönüp bakınca ağustos ayını çok az hatırlıyorum zaten. Ne yaptım, nereye gittim, ne yedim, aklımda birkaç halden başka hiçbir şey yok. Ama eylül ve ekim ayları, bardağı taşıran son damlalar oldu. Hep bir tetiktelik. Hem hayata hem kendime karşı. Hayata karşı çünkü anksiyete. Kendime karşı çünkü depresyona beş kala. Eylülde elbette bazen biraz olsun uçsuz bucaksız suyun içinde, gözlerimde dağlar, omuzlarımda tuz... Burnumda çam kokusu, İpeklerin mutfağında medine nanesi. Bilboyla aynı balkonda geceyi gündüz etmesi. İnsanlarımla özleşmekler, kavuşmaklar, kahkahalar. A.'nın bana "evdeyim işte" dedirten kokusu. Oynamaklar, neşeler, dinginlikler. Ama dönmekler sonra. Sadece eve değil, aklıma da. Ardı arkası kesilmeyen yeme atakları, ardından gelen suçluluk-kendinden iğrenme-ağlama nöbetleri. Mide ağrıları, bağırsak sorunları, her seferinde köşeye sıkıştığım rüyalar. Biliyorum, çok yol kat ettim. Biliyorum, iyileşmek hep yükselen istikrarlı bir grafik değil. Ama düşüş bu kadar mı sert, yer bu kadar yakın mı aslında?

Sonuç: Aralık ayından beri aklımda olan ama bir türlü cesaret edemediğim, ikamesini koyamadığım ya da geçici bir duygu durumuyla davranıp pişman olmaktan korktuğum şeyi yaptım. Terapist değiştirdim. Neredeyse bütün akşam süren bir yeme atağının ardından önümde üç seçenek vardı: Ya bakkala gidip bir paket sigara alıp oturup sigaraları yercesine içmek, ya uyuyakalana kadar ağlayıp ertesi gün sıkı bir diyete girmeye karar verip bir sonraki atağa davetiye çıkarmak ya da bu sorunun üzerine gitmek. Bodoslama, balıklama, neyse. Üçüncüye karar verdim, çünkü kendimden, böyle hissetmekten ve bu döngülerden çok sıkıldım. Yeme bozukluğu çalışan birini istediğime karar verdim, çünkü kontrolden çıktığını düşünüyordum. EMDR denemeye karar verdim, çünkü neden olmasın? Konuşma terapisiyle bir alıp veremediğim olduğundan değil. İki senede bana olağanüstü şeyler kattı; son seanslarda bile bakmanın aklıma gelmediği perspektifler, kendime daha sadık kalmamı sağlayacak sorular kazandırdı. Bunlar sayesinde birçok sağlıksız savunma mekanizmamı geride bırakabildim. Belki bir müddet EMDR denedikten sonra döne de bilirim, bilmiyorum. Ama sıklıkla tıkandığımı hissetmeye başlamıştım, uzun zamandır. Sürekli aynı labirentte dönüp dolaşıyormuşum gibi. Olanları daha net görebilir o yüzden daha iyi konuşabilir ve anlayabilir hale geldim ancak bazen işleyemeyecek kadar boğulduğum için sistemim ya kısa devre yapıyormuş ya da kapanıyormuş gibi. Farklı bir stratejiye ihtiyacım olduğunu düşündüm: sadece duygularımı ve düşüncelerimi masaya yatırmakla kalmayıp bunların fizikselliğini de göz önünde bulunduran bir stratejiye. 

Henüz birkaç seans oldu olmadı. Bugün güvenli yer çalışmasını yaptık. Rüyalarımda ne zaman görsem kendimi huzurlu hissettiğim, aynı şekilde meditasyon yaparken de bazen gittiğim bir yeri gözümde canlandırdım. En sonunda gerçekten kahkaha atmaya başladım, kendimi olağanüstü bir neşede ve güvenlikte hissettim. Sanki içimde tıkanık bir yerler gerçekten açılmış ve bir şeyler akmaya başlamış gibi. Bütün akşam da onun büyüsüyle geçti. Aylar önce satın aldığım ama asla başlayamadığım şan dersinin başından iki saat kalkmadım, bir yandan başka şeyler araştırdım. Uzun zaman ardından bir anda aklımda çalan bir melodiyi mırıldanarak ses kaydına aldım, belki bir iki aya notaya dökebileceğimi de düşünerek. Şu anda bu akşamın ikinci blog yazısını yazıyorum, ki ilkinin iyi olmadığını düşünmeme rağmen yayınlamaktan geri durmadım çünkü yazmış olmak benim için yeter de artar bile. 

Meditasyon pratiği geliştirmek istiyorum, hem EMDR sürecine de katkısının büyük olacağını biliyorum. Ve önceki terapi veya iyileşme sürecimin bazı bakımlardan benim için eksik olduğunu daha net idrak edebildiğimden beri kendimi destekleyecek yeni alanlar da açmaya çabalıyorum. Örneğin sonunda müzik konusunda bir adım attım ve bu hafta piyano dersine başlıyorum. Başlangıç seviyesinin üç ayda tamamlanabileceği söyleniyor, bakalım. Belki şan dersi de alabilirim çevrimiçi derslerin ardından, şu an bilmiyorum. Diğer yandan seramik kursuna da yazılmaya karar verdim, ilk ders yarın olacak. Her ikisi de biraz psikomotor becerilerimin üzerine eğilmek için denemek istediğim şeyler. Piyanoda daha kendimi ifade edebilmeye yönelik bir arzum da var tabi: şarkılarımı besteleyebilmek, çalabilmek, söyleyebilmek istiyorum. Ama seramik kursundaki amacım tamamen fiziksel: ellerimin arasında şekil alan toprağı hissetmek, bir fikri yaratıma dönüştürmek kaygısı olmaksızın, kayıtsızca ortaya bir şey çıkarabilmek istiyorum. Tıkanmanın açılmasında bu planların da etkisi vardır mutlaka.

Uzun zamandır bana iyi gelecek şeylerin peşinde, bir arayıştayım. Bazen daha azimle bazen daha sallapati. Geri dönüp baktığımda kat ettiğim mesafe öyle mühim ki benim için, çok güzel de. Sadece bu mesafeyi gelebilmiş olmak değil, yaşanan zorluklarla bir bütün olarak o süreç de. Ama bakışımı önüme çevirmeliyim. Belirsizlikle barışmak istiyorum. Cevaplara sahipmişim, değilmişim - önemli olanın bu olmadığının idrakinde yaşamak istiyorum. Yaşamı kana kana içmek, damarlarımdan o canlılığın vücudumun her köşesine yayıldığını hissetmek istiyorum. Gözlerimde kıvılcımlarla dünyaya bakmak, bacaklarımda kuvvetle dünyada yürümek, göğsümün sınırlılığına inat dünyayı içime çekmek istiyorum. Ancak o zaman ölebilirim.





To Be Read At The Opening of D.P.S. Meetings:

“I went to the woods because I wanted to live deliberately, I wanted to live deep and suck out all the marrow of life. To put to rout all that was not life, And not, when i came to die, discover that i had not lived.

Henry David Thoreau


 

15 Kasım 2022 Salı

Bugün evden çıktım.

Kargoyu almak için çıktım evden. Benim eşşek sıpası apartman kapısının önünde, miyav da miyav. Seveyim dedim, alnını okşadım. Pati atacak oldu, elimi hemen çektim. Şimdi alerji kaşınmasıyla uğraşamam gerçekten. Belki de alerjim yoktur ya da sadece Luna'ya vardır, ya da Luna'yla aynı bakterileri taşıyanlara ama ben her kedi sevdiğimde "kaşınacağım şimdi" diye düşündüğümden kaşınmaya başlıyorumdur... Beyin ne sikik şey. 

Bakkala giden yolu yürürken kalbim büyüdü. Yeşilli, turunculu, sarılı yapraklar. Güneş gözlerimde açtı sanki, yanaklarımda kanımı hissedebilir oldum. Ayrancı esnafı canlı bugün. İkinci elci ablayla terzi abla çıkmışlar dükkanın önüne, kahvelerini içip sohbet ediyorlar. Dönünce uğrasam mı? İki sohbet etsem. Pazar gününden beri kuryeler hariç kimseyle konuşmadım. Yok yok, kargonun o saatte geleceği tutar. Hem nasıl konuşacağım? Merhaba ben geldim, size perdemi tamir ettirmiştim. Sizden de iki etek almıştım. Hatırladınız mı? Böyle oturduğunuzu görünce gelmek istedim, konuşmadım da kaç gündür kimseyle.(saçma bir gülüşme) Arkadaşım mı? Var tabi ama tanıyorlar ya beni, ben de onları tanıyorum. O yüzden bazı şeyleri konuşurken.. Nasıl desem? Çok bir şeyler. BLÖÖEAAHHHH böyle. Kusuyorlar yani. Anladık, enflasyon aldı yürüdü, adliyede muamele rezalet, erkek milleti desen bok gibi, iş arkadaşları bir değişik, işini düzgün yapan insanlar bir bu masada oturuyor, moraller zaten bozuk. E arkadaşlarım ama bir yandan da, anlatma mı diyeceğim? Demiyorum. Hep başka bir şey de yapalım buluştuğumuzda ki anlattıkları şeylere dikkatim takılmasın diye çabalıyorum. Ay şunu yaparken, ay burayı görürken yoksa eve gelince ... OF YANİ. Dışarı çıkmış olmak yetmiyor gibi bir de içim sıkılıyor. "Kolay gelsin, benim bir kargo vardı abi. Büyük bir kargo olması lazım, blender var içinde. Hah, evet o gibi. Evvet buymuş. Ha şifre mi, doksan... Yetmiş altı... Yetmiş beş. Tamam mı abi, var mı başka bir şey? Bir de şey soracaktım, çeçilin var mı abi? Yok mu? Neyse o zaman, haydi hayırlı işler, yarınki kargoda görüşürüz ahahahah." Hayır, derdim hep güzel şeyler konuşalım değil tabi ki. Ama ne bileyim, öylece oturup sıkıntılanıyoruz sadece. Derdimizin üstüne büyüteçler, ne büyüteci be, yetmez, aa! HUBBLE TELESKOBU GETİRİN. E ne yani, konuşmakla rahatlamıyor bile insan. Derdine deva arayan çok az. Çünkü devalanırsa kim olur sonra mazallah! O derdin dertlisi olmayı öyle bir özümsemiş ki, o dertle vedalaşmaya hazır değil. Bense devaya takıntılı hale geldim, iki senelik terapistimi boşadım istediğim verimi alamıyorum gibisinden. Her şeyi en baştan anlatıyorum, sen düşün. Öyle olunca ... Dert konuşmak değil de, dertli olmakta istikrarlı olan sanırım asabımı bozuyor benim. Ya da dert konuşmanın çok yoğun bir sürekliliğe dönüşmesi? Hiç mi konuşacak başka bir şeyimiz yok? Kaç hayatın var bacım silkelen zaten gelmişiz 27 yaşına diye yükselecek oluyorum. Dertlen, tamam ama çözmek için bir eylem planın olsun, sonra gel de ki yapamıyorum şu an bunu şöyle şöyle sıkıştım ama haydi bakalım. Ama bana ne yani derdini çözmüş çözmemiş, toplantı gündemi gibi liste mi tutuşturacağım milletin eline? Hem ben de bir zamanlar öyleydim, kus allah kus. Sabah ondan akşam ona, cerrah mesaisi gibi beyin mıncıkla. Belki bu yüzden de... Eylemsiz kaldığım bütün o zaman için kendimi suçlayıp insanlara yansıtıyorum bunu. Korkuyorum da bir yandan. Çok kırılganım çünkü. Her an dinginliğimden olabilirim gibi, o yüzden bana iyi gelsin diye ... Bak hata burada ama işte, bana iyi gelsin diye insanlarla görüşülmez. Sosyalleşmek için görüşülür, o arada senin normaline iyi gelen de bir şey olursa ne ala. Çıkamadın kızım şu kafadan hala, iyi gelsinmiş. Aynen, yirmi yedi senenin saçmalıklarından arkadaşlarınla kakulede yaptığın sohbetle iyileşece-

"Aa, miyav miyav ne miyav manyak seni? Benim pencere gülü sana gelmiş abi." Çeçil yok, kaşar alır rendelerim. Sekiz dilimli mi? Aynı ürünü ne yapıp farklı farklı satacaklarını şaşırdılar ha iyice. " Ne kadar abi? Temassız olacak. Ha pardon, doğru, sizin yoktu. Akşam geliyorum diğer abi duruyor, sabah siz duruyorsunuz sanırım, ortak mı? E iyi bari, size de rahatlık, çok iyi. Tamam, değil mi? Fişi atabilirsiniz, kolay gelsin. Miyav miyav ne diyorsun kızım sen? Camın önünde maman, geliyorsun bakıyorsun gidiyorsun, kankilerin yiyor ha. Efendim? Var mı ki bakkalda yaş mama? Ee? Ha ille dükkandaki kaba dökülecek yaş maması hanımefendinin, bak sen! İran şahının kedisiydi herhalde önceki hayatında ahahah. Evet işte, geliyor mutfak camında miyavlıyor, içim yandı, kuru mama aldım koydum camın önüne, yemedi bile. Neyse, öğrendiğim iyi oldu hahah. İyi günler."

Apartman kapısını açtım, daireye yürüdüm. Bak ya, boşuna manyak demiyordum ama, nasıl kurmuş tezgahı. Kendi istediğini yiyecek, kendi istediği yerde yiyecek. Neyse ben de diğerlerini beslerim, alerji hapını alır arada da seve- Bir dakika, elim neden kaşınmadı benim? 

act I

-act i- she enters the stage, leans on the piano.  - i've been trying to imagine how this is gonna turn out but it's not going to be...