25 Kasım 2022 Cuma

Geri sayım: son 77 saat!

27liler kulubüne girmeden önceki son birkaç haftanın bu kadar kalp ağrıtan cinsten geçmesi normal mi? Retorik bir soru değil - 27 yaşını geçmiş birki arkadaşıma soracağım bunu. 

Zaten her doğum günüm görece sancılı geçer; mutlu olmak, iyi hissetmek, kendimi insanlarımla bağlı hissetmek isterim ama içten içe canım yanar. O yüzden belli bir miktar kalp ağrısı tolere edilir değil, aksine olmazsa olmazdır. Geçen sene mesela, A. ile İstanbul'daydım ve hem arkadaşlarım olmadığı için hem de hayatımda olduğum konumdan rahatsız olduğum için üzgün hissediyordum. Ondan önceki sene sanırım benim için yapılan ilk başarılı sürpriz doğum günü partisiydi, ofiste kutladık ama hayatımdaki insanların birbirleriyle uyumsuzluklarına ve belki ilişkilerimdeki dinamiklere şahit olmak beni bir sorgulamaya itmişti. Ondan önceki sene kendimi iyi ki doğmuşum da başkalarının isteklerine ve keyfine amade olmuşum gibi hissetmiştim. Ondan önceki sene ve ondan önceki sene de ve aa, evet ondan önceki sene de! Bunda benim de sorumluluğum var, sanırım doğum günlerime yönelik beklentim bir tık yüksek. Ne olmasını istediğim konusunda değil: Öyle hıhıhımm sürprizler, olağanüstü yemekler, paket paket hediyeler, ışıltılar, çınlamalar istemiyorum. Ama kendimi yalnız hissetmemek istiyorum; kendimi köksüz bağsız hissetmemek, bir günlüğüne ya da geceliğine bu karanlığın bana dokunmamasını istiyorum. Gün veya gece doğrudan bana yönelik bir emrivakiyle ya da duyarsızlıkla bölünürse acayip düşüyorum, yük olduğum duygusuyla. Benim için yapılan miniminnacık bir şeye dahi halihazırda öyle bir minnet duyuyorum ki hele bir de doğum günümde OOOOOOOOOOOOHHHHHH x pek istediğim gibi gitmiyor ama DAHA NE OLSUN CANIM? Ne mi olsun, daha benim istediğim gibi olmasını sağlayacak bir şey varsa o olsun, açsana ağzını, bir şey de, dile getir. YOK YOK, ZATEN BAK BUNU YAPMIŞLAR, ŞUNU DÜŞÜNMÜŞLER, ORAYA GİTMİŞLER, DAHA NE OLSUN CANIM? Senin için, senin kararınla olsun canım; doğru gitmeyen şey her neyse, senden alınıyormuş gibi değil de sen vermeyi seçiyor olduğun için olsun mesela. ÖFFFF KAPRİSLİSİN KAPRİSLİSİN, BİR GÜN YALNIZ ÖLECEEEEKSİİİİN! -insert mirkelam nağmesi here-

Doğum günümün yaklaşmasıyla şekillenen beklentiler, düşünceler ve duygular genel olarak bu şekilde oluyor. Ha bir de gençliğin kayıtsızlığının bitip artık orta yaşa yaklaşıyor olmanın ve "yetişkin" hayata dair bazı kodlamaların getirdiği kendiliğinden sorgulama halleri, o yılın genel gündemine yönelik bir yıl sonu raporlandırma faaliyeti de var, elbette var. Ama bu sene ayrı bir sert geçiyor bu süreç. Aylardır görece kötü olduğumu yazmıştım ya hani ... Hah. Geçtiğimiz üç beş günün nasıl geçtiğini düşünmek bile gözlerimin dolmasına sebep oluyor, aşamalı bir şekilde balçığa battığımı hissediyorum zira. Arada birkaç saatliğine balçığın içinde öylece duruyorum ama sonra ilk hareketimde batış devam ediyor sanki.

İntihara meyilli değilim, intihar bir gündem maddesi değil. Hayata karşı bir bıkkınlığım ya da kayıtsızlığım yok. Kendime yönelmiş bir çaresizliğim var sadece. Ne yapacağımı, nasıl yapacağımı bilmiyor olmaktan kaynaklı. Dün dünyanın en tatlı sohbetli ama en deşici hemşiresi tarafından kanım alınırken sağ elim kullanılamaz hale getirilmesine rağmen, az önce günlüğüme sekiz sayfa bir şeyler yazdım. Kaldı ki elim o halde de olmasa, ne boktan sebeple olduğunu bilmediğim ağrılarım -ki ne boktan sebeple olduklarını öğrenmek için doktora gitmiştim- yüzünden uzun zamandır ellerim güç kaybettiği için yazı yazmak ciddi bir efor. ONA RAĞMEN SEKİZ SAYFA YAZDIM. Ama gel gör ki büyük bir telaşla parmaklarımı klavyenin üstünde gezdirmeme sebep olan ve karşılığında belki hareket edebileceğim biraz daha alanın bana açılmasını uman bir haldeyim. Ki muhtemelen bu kısımları da günlüğüme yazsaydım daha iyi olurdu ama zaten insta hikayemde bile paylaşsam blog yazılarımı okuyan kişi sayısı kaç iq, üç mü? (Şikayetçi değilim, daha açık sözlü olabilmemi sağlıyor bu durum.)

- dramatik konu değişimi -

Dün iki haftadır kimseyle buluşmak için dışarıya çıkmadığımı, aksine otu boku bahane edip insanlardan uzak durduğumu fark ettim. Bu beni korkuttu açıkçası. Çünkü kim olduğuma dair -yersiz- inançlarım arasında sosyal biri olduğum var ve sosyal birinin mazeret olmaksızın iki haftadır kimseyle görüşmemiş olması........ Benim standartlarımda alarm denebilecek bir şey. Kimseyle görüşmüyorum, insanlar buluşmak istediğinde reddediyorum ya da erteliyorum ama kendimi korkunç yalnız hissediyorum. Ama dün gece ve bugün düşündükçe aslında buluştuğumda da yalnız hissettiğim, belki daha da kötü hissettiğim insanlara bunu yaptığımı fark ettim. Kafalarındaki ya da içlerindeki külü kürek kürek boşalttıkları bir el arabasıymışım gibi hissettiğim insanlara. Arkadaşlığımızı ya da iletişimimizi bir temaya bağlamış ve bu bakımdan bana sanki çok yönlü bir kişiliğim olması teferruatmış da bu ilişkilenmede aslolan bir işlevim varmış gibi hissettiğim insanlara. Dertleşirken kendinden örnek vermekte, belki kendin nasıl çözdüğünü anlatıp bir çıkış yolu önermekte ya da nasıl çözemediğini anlatıp "bu noktada yalnız değilsin" demekte bir sakınca yok. Ama tahammül edemediğim şey, söyleyeceklerim bitmeden ya da benim için ne kadar önemli olduğunu umursamadan  söylediğim şeylerin kestirip atıldığını hissetmem. Ya da karşılaştırıldığını. Ya da gözardı edildiğini. Dün bu konuda içerlediğim ama aydınlanmamı sağlayan bir an yaşadım: Kendisine karşı son zamanlarda giderek daha tetikte olduğum birisinden geldiği için belki 3x etkileyeceğine 8x etkiledi beni ama bu aydınlanmayı sağladı. Kendimi depresyonda hissettiğimi, kurs ya da ailem gibi zorunluluk halleri hariç kimseyle görüşmediğimi, eve kapandığımı ve sadece yediğimi söylediğimde "ben her gün insan görüyorum da ne oluyor, yine depresyon" cevabını aldım. Önce duraksadım, içimdeki elektrik kontağının tak diye attığını hissettim ve yazmaya başladım. Sonra durdum, hiçbir şey söylemedim. Bir anda bugüne dek bu arkadaşlıkta bu ânı ne kadar çok yaşadığımı fark ettim. Bir derdimi paylaşıp bir yakınlık hissetmeye çalıştığımda dışarı vurmaya çalıştığım duygum sanki karşı kuvvet uygulanarak içime geri tıkılıyormuşçasına hissettiğimi. Bunun beni öfkelendirdiğini. Çünkü bu diyalogda benim paylaşıma dair çok ciddi bir ihtiyacımın karşılanmadığını. Bunun için onu suçlayıcı bir yerde olmadığımı da fark ettim sonra, öfkem ona yönelik değildi, anlaşılmıyor olmama yönelikti. 

Bu arkadaşımla olan ilişkim hep çok hassas meseleler üzerinden derin bir ortaklık duygusuyla kuruldu ve ben o meselelere aşina veya az çok benimle benzer cephede insanların varlığına o kadar ihtiyaç duyuyordum ki, diyalogsal ihtiyaçlarıma -hem kendimi tanımadığım için hem de karşılanan daha büyük bir ihtiyacım olduğu için- kördüm. Ama ne zamanki bu ihtiyaç değişti ya da anlamını yitirdi ya da ben kendimi keşfetmeye ve yeni bir ihtiyaç konsolu edinmeye başladım; o zaman bakışım da değişti. Belki bu arkadaşımla hep böyleydi ama benim ilişkiye ve ona bakışımdan ya da beklentimden ve gerçekliği beklentilerime göre uydurmaya çalışmamdan ya da bizzat benim değişmemden kaynaklı olarak aslında bunu gözden kaçırdım ve şimdi şimdi fark ediyorum ya da fark ettiğim şeye göre davranmam için tetikleyiciler tecrübe ediyorum. Bu arkadaşımın bu tavrı onun şu anda içinde bulunduğu durum bakımdan %100 kabul edilebilir de olabilir veya ihtiyaçları benden farklı olan birisi için gayet normal bir tepki dahi olabilir. Bu bana yapılan ya da benim yaptığım bir şey de değil. Arkadaşlıklar, ilişkiler böyle. Bazısı bizimle büyür, bazısı bizden büyür, bazısından biz büyürüz. Bunu kabul etmeyip ısrarcı olmakla kendimi olduğumdan da yalnız hissediyorum, bunu görmem ve arkadaşlıklarımı buna göre yeniden bir değerlendirmem lazım sanırım. Küllerle dolu el arabasıymışım gibi hissediyor olmamda biraz bunun da payı var: Tema benim için anlamını yitirdiğinde hala orada aynı şekilde kalmamı sağlayacak bir şey olmamasına rağmen sınır çizmektense kayıtsızmışımcasına "akışa bırakmak" sadece yükümü ağırlaştırıyor. İhtiyaçlarımın karşılanmadığı bir ilişkilenmede, karşımdakinin ihtiyaçlarına duyarlı olmam beklentisini ya da "görevini" hissettiğim her dakika giderek daha da irrite oluyorum. Bu yüzden böyle içsel diyaloglarım oluyor. Ama şimdi, o yazıyı yazdıktan on gün sonra, sorunun kimin ne anlattığı ve benim bunları dinlemeye halim ya da gücüm olup olmadığı değil, kimin hayatımda kendisine karşı duyarlılığımı hak ettiğini düşündüğüm olduğunu görebiliyorum. Çünkü sağduyulu bir yerden ve birkaç adım geriden ilişkilerime baktığımda, bu problemi yaşamadığım arkadaşlıklarımı da seçebiliyorum. İhtiyaçların karşılanması bakımından karşılıklılık arayışım sürekli ve her tek şey için mevcut bir arayış değil. İnsanlarımın ve benim üslubumuza ve karakterlerimize göre kendine özgülenen bir denge arıyorum ve bunun olduğu arkadaşlarım tıpkı iki hafta önce olduğu veya bu akşam olacağı gibi beni evden çıkarabiliyorlar, hatta onları görmeyi iple çekiyorum. 

İnsanlarla olan ilişkilerimi ve yalnızlığımı nasıl kurguladığım, nasılı kabul ettiğim, nasılının canımı ne şekilde yaktığı ne benim için ne de geçen seneki doğum günümden sonra açtığım bu blog için yeni konular. Yakın bir zamanda da tükenecek bir kaynağa benzemiyor, daha çok üzerine düşünüp bir şeyler farkedeceğim ama sonunda muayene ederken doğru yerlere baskı yapabiliyorum gibi. Geçtiğimiz iki saattir bu yazıyı yazmaya çalışıyorum ve ağlayarak, çok ağır duygularla başladığım yazının başından yemek yiyip arkadaşımla buluşmak için bir enerjiyle kalkacağım. Oysa neredeyse 24 saattir yemek yemiyordum ve iki haftadır kimseyle buluşmadım. Bebek adımları, yavaş yavaş. 77 saat sonra besmele çekip kapısından gireceğim 27'liler kulübüne dair bir düşüncem yok, satürn dönüşümün yaşanacağı 28 bile daha çok ilgilendiriyor beni. Ama 27 yaşım için mumu üflerken ne dileyeceğim sanırım artık net: Kendimle kavuşma halinde, kendimin savaşçısı olma halinde, sağlıkla, neşeyle, huzurla ve sevgiyle, çokça sevgiyle!  

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

act I

-act i- she enters the stage, leans on the piano.  - i've been trying to imagine how this is gonna turn out but it's not going to be...