30 Aralık 2021 Perşembe

"bir gece sahilde yalnız"

bir gece sahilde yalnız, 


yaşlı kadın ileri geri sallanıp boğuk şarkısını söylerken, 

parlak yıldızların ışıltısını izlerken ben, evrenlerin ve geleceğin anahtarını düşündüm. 


muazzam bir benzerlik her şeyi kenetliyor

bütün küreler, olmuş, olmamış, küçük, büyük, güneşler, aylar, gezegenler,

bütün mesafeleri yerin ne denli uzaksa da,

bütün mesafeleri zamanın ve cansız şeylerin,

bütün ruhlar, bambaşka dünyalarda ya da bambaşka hallerde de olsa bütün canlı bedenler,

Gazsı, ıslak, bitkisel, madensel bütün süreçler, bütün balıklar, bütün vahşiler,

bütün milletler, renkler, barbarlıklar, medeniyetler, diller,

Bu veya başka bir dünyada var olmuş veya olabilecek bütün kimlikler,

Bütün yaşamlar ve ölümler, dünde bugünde ve yarında,

bu muazzam benzerlik kapsıyor onları, hep kapsadı,

ve hep kapsamalı, sımsıkı sarıp kuşatmalı. 


-


On the beach at night alone,

As the old mother sways her to and fro singing her husky song,
As I watch the bright stars shining, I think a thought of the clef of the universes and of the future.

A vast similitude interlocks all,
All spheres, grown, ungrown, small, large, suns, moons, planets,
All distances of place however wide,
All distances of time, all inanimate forms,
All souls, all living bodies though they be ever so different, or in different worlds,
All gaseous, watery, vegetable, mineral processes, the fishes, the brutes,
All nations, colors, barbarisms, civilizations, languages,
All identities that have existed or may exist on this globe, or any globe,
All lives and deaths, all of the past, present, future,
This vast similitude spans them, and always has spann’d,
And shall forever span them and compactly hold and enclose them.

walt whitman

"bölüm başlığı"

sağduyulu düşünsek de

kestirmeden gittiğimiz için.

şeytanın ezgisine dans edip

eve titreyerek döndüğümüzden; 

gece başka gündüz başka efendiye kulluktan. 

-

for we have thought the longer thoughts 
and gone the shorter way. 
and we have danced to devils' tunes,
shivering home to pray;
to serve one master in the night, 
another in the day.

Ernest Hemingway, Chapter Heading

27 Aralık 2021 Pazartesi

Aralık 2021


"don't you ever tame your demons
but always keep them on a leash."


çok değil, beş sene kadar önce kendim hakkında "buradayken orayı, oradayken burayı sayıklayan" diye bahsettiğim yazılar var. hala da öyle düşünüyorum. deniz kenarında mı yaşamak isterim, dağlarda mı? görüyor ve arttırıyorum, deniz kenarında sırtını dağlara yaslamış bir kasabada mı yoksa her şeyin ayaklarımın altında olduğu canlı bir şehirde mi? gece mi gündüz mü? içe dönük mü dışa dönük mü? COCA COLA MI PEPSİ Mİ? bilmiyorum. kendi aleyhime de sonuçlar yaratacak şekilde her şey oldum veya her şeyi istedim, tıka basa birbirinin üzerine yığarak ve sığmazlarsa diye en tepeye çıkıp tepinerek... içimdeki oyuğu doldurabileceklermiş gibi. 

buradan bir monoloğa geçiyoruz elbette. doyumsuzlukta bayrak taşıyorsun, bununla mücadele etme, kucakla diyen öz tenkitçiyi (inner critic'i özensiz ama biraz da verdiği sivri kibir havasından ötürü isabetli görüp böyle çevirdim gitti!) görmezden gelemiyorum. soru şu: neden tercih yapmak zorundaydım ki? cevap yok. yanlış bir soruya doğru cevabı veremezsin çünkü. tercih yapmak zorunda değildim; ki yaptığım şey de tercih değil, olsa olsa dikteydi. tercih yapmak zorundaymışım gibi hissediyordum. ya içe dönük ya dışa dönük olabilirmişim, sakin bir kasabada kendime hayat kursam şehrin yokluğunda sıkıntıdan duvarlara tırmanırmışım ama her geçen yıl şehrin canlılığının aslında zamanımı, heyecanımı ve sağlığımı sömüren bir bataklık olduğunu idrak ettiğim için de kendime sakin bir açıklık bulamazsam pilimin bittiği yere hop düşüp yığılırmışım ... da mışmış. 

uçlar arasında, Bell Jar'dan sayıklayarak: "if neurotic is wanting two mutually exclusive things at one and the same time, then i'm neurotic as hell. i'll be flying back and forth between one mutually exclusive thing and another for the rest of my days." bunun bir başa çıkma yöntemi olduğunu anlamaksızın, olduğum kişinin çekirdeği sanarak. yumuşak duyguların yatağına uyumlanarak veya sert duygulardan bir diken olup çatışarak. bir tahterevalli bu. kendime dayattıklarımdan, olursam daha iyi hissedeceğime inandıklarımdan bağımsız bir ben, tahteravallinin ortasında bir yerde aslında. ona ulaşmaya çalışıyorum; düşüncelerimi, duygularımı ve eylemlerimi tabaka tabaka analiz ederek bütün etiketlerin veya rollerin altında omuzları ezilmiş, sesi kısılmış, özgün kendimi gün ışığına çıkarmaya uğraşıyorum.  

terapiye başlamak attığım ilk adımdı. hayatımda aldığım en iyi kararlar listesinde ilk sırada, tartışmasız. ama stabil bir deneyim değil: bazen apaçık, kendiliğinden, telaşsız, sarsıntısız. bazen yabancı,  olmadık. bazense şiddetli, yoğun, derin. bazı haftalar sakin, bazı haftalar savaş alanı. her şey bir kenara bir senedir kendime yaklaşımımda veya gerçekliği algılayışımdaki değişimleri gördükçe en dibe düştüğüm gün dahi, bugüne dek düştüğüm diplerden merhametli.

ikinci adım sigaraydı ki neyin ne olduğunu yani sigaranın benim için sesime biraz boğukluk, imajıma da biraz coolluk katacak "kendimi daha garanti bir yöntemle öldürmeye götüm yemiyor" aracı olduğunu anladığımdan beri, üçüncü girişimim. hayatımda ilk sigara içtiğim gün de, bıraktıktan sonra sigarayı en çok aradığım veya içmeye yeniden başladığım anda aynı his vardı hep: hayatta olmayı ne kadar seversem seveyim, bu hayatı ya insanlara veya şeylere uyumlanıp kendimi yokmuş gibi hissederek ya da her şeye hırçın bir orta parmak çakıp karşılığını yalnız bırakılarak ödeyeceğim düşüncesinden gelen katlanılamaz bir acı. 

-

bu acıyı kendime unutturmak için her şeyi denerim, biliyorum kendimi. ama yıllar geçtikçe, bu acı artık kontrol edilemez bir paniğe dönüştüğünde nasıl da yabancıların insafına kaldığımı, olmayacak hallere kendimi sokup sağduyuma nasıl da yabancılaştığımı, geceyi hatırlayamadığımda yaşananları birbirine bağlayabilmek için bir başkasından dinlemeye ihtiyaç duyduğumu gördüğüm anlarda ... özellikle o anlarda. hayal meyal bir ıslık gibi başlayan ses bütün vücudumda ritmini hissettiğim bir sirene dönüştüğünde, siren seslerinden başka hiçbir şey yok - öyle geçti son birki gün de. ama geçti işte. aralık ayının başından beri yazmaya çalıştığım bu uzun kaydı tamamlamaya çalışıyorum. siren sesleri. kırmızı bayraklar. ikaz ışıkları. emniyet şeritleri. beyaz çarşaflar. telefon kabloları. telefon kabloları. ellerim, kollarım, göğsüm ... canımın acısından kendime vurduğumla oluşan morluklar içerisinde. yapmak istemiyorum bunu; ne kendime ne bir başkasına. kendimden kaçıp kendime varıyorum, kendime kaçıp kendimi oyalıyorum. sonra da durduğum yerde etrafıma bakıp "ama böyle olmamalıydı".

yavaşlamam lazım. y a v a ş l a m a m. dünya ölümüne dönüyor, başlangıçtan sona büyük bir hızla yuvarlanıyor kendi etrafında. ama ben değil - ben ne başlangıçla ne sonla; ben bu anla ilgiliyim ve bu an yetişilecek veya kaçırılacak bir şey değil. yavaşlamadıkça bunu göremiyorum. yavaşlamadıkça kapılıyorum, kapıldıkça odağımı kaybediyorum. 

dünya da buna çanak tutacak şekilde kurgulu. 

bütün bu "alelacele kültüründe" duyularımı doruğunda, 
aklımı 
kalbimi ve
ruhumu ise bir hizada tutmak için 
y a v a ş l a m a m  g e r e k i y o r .



13 Aralık 2021 Pazartesi

habitat

Kafamın içindeki düşüncelerden kaçmak, 2019 yılının modasıydı. 2020 yılının üçüncü çeyreğinde bu düşünceler "eeeh, senin keyfini mi bekleyeceğiz be!" şeklinde haklı bir ayaklanmada bulundu. O zamandan beridir düşüncelere öcülermiş gibi değil, gökyüzündeki cisimlermiş gibi bakmaya çalışıyorum. Meditasyonun nasıl bir şey olduğunu araştırırken denk geldiğim metaforlardan da biriydi bu: Zihnini gökyüzü olarak kabul edip düşüncelerin kimi zaman gök gürültülü geceler gibi yüküyle kimi zamansa bulutların oyunuyla geçmesine izleyici kalmak. Zihin dediğim gökyüzü, tıpkı bu metafora kaynak olan aslı gibi enginliğiyle büyülüyor beni. Bazen dehşete düşüren bazense içimi sıcacık kuşatan bir enginlik bu. Ve bu benzerlik, bu mikro/makro benzeşimi, bu "as above so below" görünümü, içime bakan gözü dışıma çeviriyor. Göğe bakıyorum, gözlerim daha iyi göremediği için içerliyorum. Gezegenleri yıldızlardan ayırt etmeye, takım yıldızlarına atanan şekilleri seçebilmeye, yüz belki de bin yıllar öncesinde aynı kızıl gezegene bir başka elin de parmak uçlarında beklentiyle uzandığını hayal etmeye kaptırıyorum kendimi. Nasıl olurdu? Ne olurdu? Hiçbir şey? Ya da çok şey? Bir gün, belki? 


Bilimkurgu romanlarından çıkarcasına bir Mars kolonileşmesi yakın gelecekte pek muhtemel görünmese de yaşamın barındırdığı ihtimaller bakımından insanın yapabilecekleri oldukça dar bir skalada. Ve insan, bunu telafi etmek istercesine olabilecek her duruma karşı kendini hazırlamaya çalışıyor. Mars'ta kısa süreli de olsa bir yaşam sürme gerekliliği de bu durumlardan biri. 2013 yılından beri NASA'nın Hawaii Üniversitesi işbirliğiyle yaptığı HI-SEAS yani Hawaii Space Exploration Analog and Simulation da bu çalışmalardan. Amaçları, araştırma yapmaları için bir grup astronotu Mars'a göndermeleri durumunda insan faktörü bakımından neler yaşanabileceğine yönelik veri toplamak. Bilimsel zamazingoları ve süslü kelimeleri bir kenara bırakacak olursak olay şu: NASA, Hawaii'de bomboş bir arazide -bkz. yukarıdaki fotoğraf- tıpkı Mars'a iniş yapacak astronotların barınacağı gibi bir barınma alanı kuruyor. Farklı uzmanlık alanlarından birkaç bilim insanını/astronotu da, podcaste de adını veren bu "habitatta" belli bir süre tıpkı Mars'ta yaşıyorlarmışçasına barınma, beslenme, sosyalleşme vb. koşullarda gözlemliyor ve her gün raporlama yapmalarını sağlıyor. Böylece Mars'ta araştırma yapabilmek için orada bir müddet barınacak bir ekip gönderilecek olursa insan psikolojisi ve insan ilişkileri bakımından nasıl değişkenlere dikkat etmek gerekebilir, nasıl problemler çıkabilir, bunlardan nasıl kaçınılabilir veya kaçınılamazsa nasıl çözümlenebilir - bunları araştırıyor. Şu ana dek, en sonuncusu 2018'de olmak üzere altı simülasyon gerçekleştirilmiş. The Habitat da Ağustos 2015'te başlayıp on iki ay süren dördüncü simülasyonu konu ediniyor. 


The Habitat'ta simülasyon boyunca katılımcı olan altı gönüllü de podcast'in sunucusu olan Lynn Levy'ye habitattaki süreçlerine yönelik sesli günlükler gönderiyor. Biz de, bonus bölüm hariç yedi bölümde belli ana temalar halinde kategorize edilmiş şekilde habitatın içinden gelen ses kayıtlarını, gönüllülerin kaydettiği bu sesli günlükleri ve sunucu Lynn'in gözlemlerini dinliyoruz. Mesela ilk bölümde gönüllülerin her birinin bir sene boyunca sürecek bu simülasyona girmeden dakikalar önceki duygu ve düşüncelerine tanık oluyoruz. Beni en etkileyen bölümlerden biri, "Why are we like this?" isimli üçüncü bölümde ekibin Fransa'da 2015 yılında yaşanan terörist saldırıları haber alması sonucu yaşananlar ele alınıyor. Ekipteki Fransız bilim insanının aslında ailesine ve arkadaşlarına iletişim araçlarıyla bir tık, uçakla ise 12.056 km olsa da bu Mars'ta-evcilik-oyununda sanki arada 55 milyon kilometre mesafe ve internet üzerinden iletişimde yarım saatlik gecikme varmışçasına sadık kalınıyor. Fransız gönüllü, istemi halinde simülasyonu sonlandırmaları mümkün olmasına rağmen sonlandırmamayı tercih ediyor v bu da dünyadaki Mars'ın orta yerine iki soru düşürüyor: Birincisi, 11 Eylül saldırısı sırasında görevde olan bir astronotun anıları da dikkatimize sunularak yaşadıkları, sevdikleri kendi küçük dünyalarının da tehlikede olduğu haberini almak bu insanlar için nasıl olurdu? İkincisi, o küçük dünyadan hayal dahi edilemeyecek kadar uzaktayken haberdar kalmak, psikolojik olarak nasıl bir risk barındırıyor?

Ama The Habitat'ı bu sene dinlediğim en güzel şey kılan, tabi ki insanlık ve insan derinliği bakımından gayet kolay karanlıklaşabilecek bir temaya değinmesi değildi. Bölümlerden biri, habitatın kanalizasyon sisteminden NASA'nın uzaya gönderdiği araçlarda tuvalet konusunda çok da özenli davranmayışı sebebiyle yaşanan bazı komik kazalara değiniyor. Bir başka bölüm, tam da HI-SEAS'in amacına uygun olarak, ekip üyeleri arasındaki etkileşimlerin ve bu etkileşimlerin görev bakımından sebebiyet verebileceği karmaşıklıkları işliyor. Buradan tatlı bir anekdot olarak, uzaya beraber gidebilmiş ilk ve tek çiftin Mark Lee ve Jay Davis olduğunu öğreniyoruz. Eğitimler sırasında tanışıp aşık oluyorlar ve görevden önce evlenip bunu NASA'dan saklıyorlar. Göreve çıktıktan sonra evliliklerini açıklamalarının ardından eli kolu bağlanan NASA da bir daha evli bir çiftin beraber uzay görevine gidememesi yönünde bazı düzenlemeler getiriyor. Aşağıda çiftin yer çekimsiz ortamda çekilmiş bir fotoğrafı, insana yer çekimsiz ortamda başka hangi aktivitelerin nasıl olabileceğini düşündürmüyor değil. :) (Ki bakmak isterseniz ona dair de şurada bir yazı dizisi var ve genel kanı düşündüğümüz kadar eğlenceli olmayacağı yönünde.)



Uzayda yaşam, ister bir başka formun varlığı bakımından olsun, isterse de insanlığın dünya dışında bir yerlerde varlık göstermesi bakımından olsun; bana ilham veren bir olasılık. İnsanlığın dünya dışında bir yaşam kurması olasılığının ekolojik problemler ve teknolojik gelişmeler sebebiyle daha yakın bir olasılığa dönüşmüşken hem de. Ama Mars Yıllıkları'nda "Mars'ı mahvetmeyeceğiz, o çok büyük ve fazlasıyla güzel" diyen Kaptan'a Spender'ın hatırlattığı gibi: "Biz Dünyalılar büyük ve güzel şeyleri yıkmak konusunda hünerliyizdir. Mısır'daki Karnak Tapınağının ortasına sosisli sandviç büfeleri dikmemiş olmamızın tek sebebi, orasının yol üstünde olmaması ve ticari bakımdan pek işe yaramaz oluşudur." O sebeple insanın insan oluşunu unutmamak lazım. The Habitat da bir nevi böyle bir hatırlatma. Dinlemek isterseniz Gimlet Media'nın sayfasından veya Spotify'dan ulaşabilirsiniz. 



Kaynakça: 
(Erişim Tarihi: 13/12/2021)
  • https://www.hi-seas.org/
  • https://gimletmedia.com/shows/the-habitat
  • https://time.com/4218472/astronaut-couples-valentines-day/
  • https://www.vice.com/en/article/3dky9w/sex-in-space


5 Aralık 2021 Pazar

it's official.

may your coming year be filled with magic and dreams and good madness. i hope you read some fine books and kiss someone who thinks you're wonderful and dont forget to make some art - write or draw or build or sing or live as only you can. and i hope somewhere in the next year, you surprise yourself. 

neil gaiman

büyüyle, hayalle, güzel delirmeklerle gelecek yıl. okumakla günler, öpüşle geceler; arada bir çılgınlık yapıp geceyi gündüz etmekler. yaşamaklar, yaşamaklar, yaşamaklar. bir süredir 28 kasım'ı bu dileği aklımda evirip çevirerek bekliyordum. gelecek yıl. gelecek. oysa geçmişe bakmak, geçmişten görmek, geçmişle yoğurmak benim için refleks gibi olan. bazı insanlar için anda kalabilmek, bazısı için bir sonraki adımı görmek nasıl kendiliğindense benim için de geçmiş öyle. estetikten değil, özlemden hiç değil; nostaljik bir anlayışla yapmıyorum. benim arzum dahilinde bile değil; aksine dudaklarımda, ellerimde, yüzümde açtığım yaralara, olur olmadık sıklaşan nefesime, tahammülsüz ve dağınık odağıma bakacak olursak ne kadar istemsiz olduğu anlaşılabilir. 

bugünü geçmişimce hissediyorum, yarınla ilgili düşüncelerimi geçmişime göre kurguluyorum.

-dum. 

hissediyordum, kurguluyordum. 

alışkanlık işte, kırılması güç. edinmesi kadar güç mü, net bir şey söyleyemiyorum. sadece merak ediyorum kendi adıma; geçmişle ilgili bu alışkanlığı edinirken, şu an kırmaya çalışırken zorlandığım kadar zorlandım mı acaba? çünkü hatırlamıyorum. söylenen o ki, bu alışkanlığı canım yandığı için edinmişim. ilginç olan da şu ki, bizzat bu alışkanlığın canımı ne kadar yaktığının görece yakın bir geçmişe kadar farkında değildim. hah, üzerine çok da felsefe yapacak bir şey de yok aslında, savunma mekanizmalarının olayı budur zaten.

yıllar önce, 2012 bahara doğru sanırım, bir at çiftliğine gitmiştik. orada çektiğim fotoğraflar ve renkler aklımda kaç gündür. özellikle atlar. özellikle ordaki bir tay. hiç tay gördünüz mü? orantısız vücuduna, kırılacak incelikteki bacaklarına, derisini delip çıkacak gibi görünen kaburgalarına dikkat ettiniz mi?  dokunsanız dağılacakmış gibi. bugünlerde omzumun ardına bakan tek gözümün geçmişe bakışı da böyle işte. ürkek, çelimsiz. çok taze, kendini nasıl saklayacağını iyi bilen bu sinsi korkulara karşı tedirgin. ama bir yandan da görmeye hevesli ve gördükçe sujesini doğasında çözmeye kararlı.

diğer gözümse ânda, olabildiğince. gördüğünün ne kadarı onun hakkı, ne kadarı diğer gözün; bunun ayırdına uğraşmakta. 

gerçeklikle hissettiklerimin uyuşmadığını biliyordum. yine de tek gerçeklik ve onun uzantısı olarak tek hisseden özne olmadığını hiç düşünmemiştim. yanlışın, gerçekliği algılayışımda veya içimdeki hissedişte kısacası -ve kırıcısı- "bende" olmadığını hiç düşünmemiştim. bunu artık biliyor olmak burnumu sızlatıyor, gözlerimi dolduruyor. kendimi kat kat soyup yatırmak, üstümü yumuşacık battaniyelerle örtmek, saçlarımı okşayıp şakaklarımdan öpüp uykulara götürmek istiyorum. korku dinç, güçlü. en kötüsünün geçtiğinin sözünü veremiyorum. ama şu an için kötüyle ilgilenmiyorum da. battaniyelerin altı sıcak, saçlarımı okşayan eller güvenli, şakaklarımdaki öpüş şefkatli. bazı zamanlar hala karanlık, hala rutubetli, hala soğuk ama bazı zamanlar da gün ortası odaya süzülen ışık, dubalara tutunurken omuzlarımın üstünde kalan tuz, dudaklarımdan bedenimin her bucağına yolunu bulan nefes. 

dilediğim tek şey bu, 

dileyebileceğim her şey bu kadar. 

act I

-act i- she enters the stage, leans on the piano.  - i've been trying to imagine how this is gonna turn out but it's not going to be...