Kafamın içindeki düşüncelerden kaçmak, 2019 yılının modasıydı. 2020 yılının üçüncü çeyreğinde bu düşünceler "eeeh, senin keyfini mi bekleyeceğiz be!" şeklinde haklı bir ayaklanmada bulundu. O zamandan beridir düşüncelere öcülermiş gibi değil, gökyüzündeki cisimlermiş gibi bakmaya çalışıyorum. Meditasyonun nasıl bir şey olduğunu araştırırken denk geldiğim metaforlardan da biriydi bu: Zihnini gökyüzü olarak kabul edip düşüncelerin kimi zaman gök gürültülü geceler gibi yüküyle kimi zamansa bulutların oyunuyla geçmesine izleyici kalmak. Zihin dediğim gökyüzü, tıpkı bu metafora kaynak olan aslı gibi enginliğiyle büyülüyor beni. Bazen dehşete düşüren bazense içimi sıcacık kuşatan bir enginlik bu. Ve bu benzerlik, bu mikro/makro benzeşimi, bu "as above so below" görünümü, içime bakan gözü dışıma çeviriyor. Göğe bakıyorum, gözlerim daha iyi göremediği için içerliyorum. Gezegenleri yıldızlardan ayırt etmeye, takım yıldızlarına atanan şekilleri seçebilmeye, yüz belki de bin yıllar öncesinde aynı kızıl gezegene bir başka elin de parmak uçlarında beklentiyle uzandığını hayal etmeye kaptırıyorum kendimi. Nasıl olurdu? Ne olurdu? Hiçbir şey? Ya da çok şey? Bir gün, belki?
Bilimkurgu romanlarından çıkarcasına bir Mars kolonileşmesi yakın gelecekte pek muhtemel görünmese de yaşamın barındırdığı ihtimaller bakımından insanın yapabilecekleri oldukça dar bir skalada. Ve insan, bunu telafi etmek istercesine olabilecek her duruma karşı kendini hazırlamaya çalışıyor. Mars'ta kısa süreli de olsa bir yaşam sürme gerekliliği de bu durumlardan biri. 2013 yılından beri NASA'nın Hawaii Üniversitesi işbirliğiyle yaptığı HI-SEAS yani Hawaii Space Exploration Analog and Simulation da bu çalışmalardan. Amaçları, araştırma yapmaları için bir grup astronotu Mars'a göndermeleri durumunda insan faktörü bakımından neler yaşanabileceğine yönelik veri toplamak. Bilimsel zamazingoları ve süslü kelimeleri bir kenara bırakacak olursak olay şu: NASA, Hawaii'de bomboş bir arazide -bkz. yukarıdaki fotoğraf- tıpkı Mars'a iniş yapacak astronotların barınacağı gibi bir barınma alanı kuruyor. Farklı uzmanlık alanlarından birkaç bilim insanını/astronotu da, podcaste de adını veren bu "habitatta" belli bir süre tıpkı Mars'ta yaşıyorlarmışçasına barınma, beslenme, sosyalleşme vb. koşullarda gözlemliyor ve her gün raporlama yapmalarını sağlıyor. Böylece Mars'ta araştırma yapabilmek için orada bir müddet barınacak bir ekip gönderilecek olursa insan psikolojisi ve insan ilişkileri bakımından nasıl değişkenlere dikkat etmek gerekebilir, nasıl problemler çıkabilir, bunlardan nasıl kaçınılabilir veya kaçınılamazsa nasıl çözümlenebilir - bunları araştırıyor. Şu ana dek, en sonuncusu 2018'de olmak üzere altı simülasyon gerçekleştirilmiş. The Habitat da Ağustos 2015'te başlayıp on iki ay süren dördüncü simülasyonu konu ediniyor.
The Habitat'ta simülasyon boyunca katılımcı olan altı gönüllü de podcast'in sunucusu olan Lynn Levy'ye habitattaki süreçlerine yönelik sesli günlükler gönderiyor. Biz de, bonus bölüm hariç yedi bölümde belli ana temalar halinde kategorize edilmiş şekilde habitatın içinden gelen ses kayıtlarını, gönüllülerin kaydettiği bu sesli günlükleri ve sunucu Lynn'in gözlemlerini dinliyoruz. Mesela ilk bölümde gönüllülerin her birinin bir sene boyunca sürecek bu simülasyona girmeden dakikalar önceki duygu ve düşüncelerine tanık oluyoruz. Beni en etkileyen bölümlerden biri, "Why are we like this?" isimli üçüncü bölümde ekibin Fransa'da 2015 yılında yaşanan terörist saldırıları haber alması sonucu yaşananlar ele alınıyor. Ekipteki Fransız bilim insanının aslında ailesine ve arkadaşlarına iletişim araçlarıyla bir tık, uçakla ise 12.056 km olsa da bu Mars'ta-evcilik-oyununda sanki arada 55 milyon kilometre mesafe ve internet üzerinden iletişimde yarım saatlik gecikme varmışçasına sadık kalınıyor. Fransız gönüllü, istemi halinde simülasyonu sonlandırmaları mümkün olmasına rağmen sonlandırmamayı tercih ediyor v bu da dünyadaki Mars'ın orta yerine iki soru düşürüyor: Birincisi, 11 Eylül saldırısı sırasında görevde olan bir astronotun anıları da dikkatimize sunularak yaşadıkları, sevdikleri kendi küçük dünyalarının da tehlikede olduğu haberini almak bu insanlar için nasıl olurdu? İkincisi, o küçük dünyadan hayal dahi edilemeyecek kadar uzaktayken haberdar kalmak, psikolojik olarak nasıl bir risk barındırıyor?
Ama The Habitat'ı bu sene dinlediğim en güzel şey kılan, tabi ki insanlık ve insan derinliği bakımından gayet kolay karanlıklaşabilecek bir temaya değinmesi değildi. Bölümlerden biri, habitatın kanalizasyon sisteminden NASA'nın uzaya gönderdiği araçlarda tuvalet konusunda çok da özenli davranmayışı sebebiyle yaşanan bazı komik kazalara değiniyor. Bir başka bölüm, tam da HI-SEAS'in amacına uygun olarak, ekip üyeleri arasındaki etkileşimlerin ve bu etkileşimlerin görev bakımından sebebiyet verebileceği karmaşıklıkları işliyor. Buradan tatlı bir anekdot olarak, uzaya beraber gidebilmiş ilk ve tek çiftin Mark Lee ve Jay Davis olduğunu öğreniyoruz. Eğitimler sırasında tanışıp aşık oluyorlar ve görevden önce evlenip bunu NASA'dan saklıyorlar. Göreve çıktıktan sonra evliliklerini açıklamalarının ardından eli kolu bağlanan NASA da bir daha evli bir çiftin beraber uzay görevine gidememesi yönünde bazı düzenlemeler getiriyor. Aşağıda çiftin yer çekimsiz ortamda çekilmiş bir fotoğrafı, insana yer çekimsiz ortamda başka hangi aktivitelerin nasıl olabileceğini düşündürmüyor değil. :) (Ki bakmak isterseniz ona dair de şurada bir yazı dizisi var ve genel kanı düşündüğümüz kadar eğlenceli olmayacağı yönünde.)
- https://www.hi-seas.org/
- https://gimletmedia.com/shows/the-habitat
- https://time.com/4218472/astronaut-couples-valentines-day/
- https://www.vice.com/en/article/3dky9w/sex-in-space
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder