27 Aralık 2021 Pazartesi

Aralık 2021


"don't you ever tame your demons
but always keep them on a leash."


çok değil, beş sene kadar önce kendim hakkında "buradayken orayı, oradayken burayı sayıklayan" diye bahsettiğim yazılar var. hala da öyle düşünüyorum. deniz kenarında mı yaşamak isterim, dağlarda mı? görüyor ve arttırıyorum, deniz kenarında sırtını dağlara yaslamış bir kasabada mı yoksa her şeyin ayaklarımın altında olduğu canlı bir şehirde mi? gece mi gündüz mü? içe dönük mü dışa dönük mü? COCA COLA MI PEPSİ Mİ? bilmiyorum. kendi aleyhime de sonuçlar yaratacak şekilde her şey oldum veya her şeyi istedim, tıka basa birbirinin üzerine yığarak ve sığmazlarsa diye en tepeye çıkıp tepinerek... içimdeki oyuğu doldurabileceklermiş gibi. 

buradan bir monoloğa geçiyoruz elbette. doyumsuzlukta bayrak taşıyorsun, bununla mücadele etme, kucakla diyen öz tenkitçiyi (inner critic'i özensiz ama biraz da verdiği sivri kibir havasından ötürü isabetli görüp böyle çevirdim gitti!) görmezden gelemiyorum. soru şu: neden tercih yapmak zorundaydım ki? cevap yok. yanlış bir soruya doğru cevabı veremezsin çünkü. tercih yapmak zorunda değildim; ki yaptığım şey de tercih değil, olsa olsa dikteydi. tercih yapmak zorundaymışım gibi hissediyordum. ya içe dönük ya dışa dönük olabilirmişim, sakin bir kasabada kendime hayat kursam şehrin yokluğunda sıkıntıdan duvarlara tırmanırmışım ama her geçen yıl şehrin canlılığının aslında zamanımı, heyecanımı ve sağlığımı sömüren bir bataklık olduğunu idrak ettiğim için de kendime sakin bir açıklık bulamazsam pilimin bittiği yere hop düşüp yığılırmışım ... da mışmış. 

uçlar arasında, Bell Jar'dan sayıklayarak: "if neurotic is wanting two mutually exclusive things at one and the same time, then i'm neurotic as hell. i'll be flying back and forth between one mutually exclusive thing and another for the rest of my days." bunun bir başa çıkma yöntemi olduğunu anlamaksızın, olduğum kişinin çekirdeği sanarak. yumuşak duyguların yatağına uyumlanarak veya sert duygulardan bir diken olup çatışarak. bir tahterevalli bu. kendime dayattıklarımdan, olursam daha iyi hissedeceğime inandıklarımdan bağımsız bir ben, tahteravallinin ortasında bir yerde aslında. ona ulaşmaya çalışıyorum; düşüncelerimi, duygularımı ve eylemlerimi tabaka tabaka analiz ederek bütün etiketlerin veya rollerin altında omuzları ezilmiş, sesi kısılmış, özgün kendimi gün ışığına çıkarmaya uğraşıyorum.  

terapiye başlamak attığım ilk adımdı. hayatımda aldığım en iyi kararlar listesinde ilk sırada, tartışmasız. ama stabil bir deneyim değil: bazen apaçık, kendiliğinden, telaşsız, sarsıntısız. bazen yabancı,  olmadık. bazense şiddetli, yoğun, derin. bazı haftalar sakin, bazı haftalar savaş alanı. her şey bir kenara bir senedir kendime yaklaşımımda veya gerçekliği algılayışımdaki değişimleri gördükçe en dibe düştüğüm gün dahi, bugüne dek düştüğüm diplerden merhametli.

ikinci adım sigaraydı ki neyin ne olduğunu yani sigaranın benim için sesime biraz boğukluk, imajıma da biraz coolluk katacak "kendimi daha garanti bir yöntemle öldürmeye götüm yemiyor" aracı olduğunu anladığımdan beri, üçüncü girişimim. hayatımda ilk sigara içtiğim gün de, bıraktıktan sonra sigarayı en çok aradığım veya içmeye yeniden başladığım anda aynı his vardı hep: hayatta olmayı ne kadar seversem seveyim, bu hayatı ya insanlara veya şeylere uyumlanıp kendimi yokmuş gibi hissederek ya da her şeye hırçın bir orta parmak çakıp karşılığını yalnız bırakılarak ödeyeceğim düşüncesinden gelen katlanılamaz bir acı. 

-

bu acıyı kendime unutturmak için her şeyi denerim, biliyorum kendimi. ama yıllar geçtikçe, bu acı artık kontrol edilemez bir paniğe dönüştüğünde nasıl da yabancıların insafına kaldığımı, olmayacak hallere kendimi sokup sağduyuma nasıl da yabancılaştığımı, geceyi hatırlayamadığımda yaşananları birbirine bağlayabilmek için bir başkasından dinlemeye ihtiyaç duyduğumu gördüğüm anlarda ... özellikle o anlarda. hayal meyal bir ıslık gibi başlayan ses bütün vücudumda ritmini hissettiğim bir sirene dönüştüğünde, siren seslerinden başka hiçbir şey yok - öyle geçti son birki gün de. ama geçti işte. aralık ayının başından beri yazmaya çalıştığım bu uzun kaydı tamamlamaya çalışıyorum. siren sesleri. kırmızı bayraklar. ikaz ışıkları. emniyet şeritleri. beyaz çarşaflar. telefon kabloları. telefon kabloları. ellerim, kollarım, göğsüm ... canımın acısından kendime vurduğumla oluşan morluklar içerisinde. yapmak istemiyorum bunu; ne kendime ne bir başkasına. kendimden kaçıp kendime varıyorum, kendime kaçıp kendimi oyalıyorum. sonra da durduğum yerde etrafıma bakıp "ama böyle olmamalıydı".

yavaşlamam lazım. y a v a ş l a m a m. dünya ölümüne dönüyor, başlangıçtan sona büyük bir hızla yuvarlanıyor kendi etrafında. ama ben değil - ben ne başlangıçla ne sonla; ben bu anla ilgiliyim ve bu an yetişilecek veya kaçırılacak bir şey değil. yavaşlamadıkça bunu göremiyorum. yavaşlamadıkça kapılıyorum, kapıldıkça odağımı kaybediyorum. 

dünya da buna çanak tutacak şekilde kurgulu. 

bütün bu "alelacele kültüründe" duyularımı doruğunda, 
aklımı 
kalbimi ve
ruhumu ise bir hizada tutmak için 
y a v a ş l a m a m  g e r e k i y o r .



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

act I

-act i- she enters the stage, leans on the piano.  - i've been trying to imagine how this is gonna turn out but it's not going to be...