may your coming year be filled with magic and dreams and good madness. i hope you read some fine books and kiss someone who thinks you're wonderful and dont forget to make some art - write or draw or build or sing or live as only you can. and i hope somewhere in the next year, you surprise yourself.
neil gaiman
büyüyle, hayalle, güzel delirmeklerle gelecek yıl. okumakla günler, öpüşle geceler; arada bir çılgınlık yapıp geceyi gündüz etmekler. yaşamaklar, yaşamaklar, yaşamaklar. bir süredir 28 kasım'ı bu dileği aklımda evirip çevirerek bekliyordum. gelecek yıl. gelecek. oysa geçmişe bakmak, geçmişten görmek, geçmişle yoğurmak benim için refleks gibi olan. bazı insanlar için anda kalabilmek, bazısı için bir sonraki adımı görmek nasıl kendiliğindense benim için de geçmiş öyle. estetikten değil, özlemden hiç değil; nostaljik bir anlayışla yapmıyorum. benim arzum dahilinde bile değil; aksine dudaklarımda, ellerimde, yüzümde açtığım yaralara, olur olmadık sıklaşan nefesime, tahammülsüz ve dağınık odağıma bakacak olursak ne kadar istemsiz olduğu anlaşılabilir.
bugünü geçmişimce hissediyorum, yarınla ilgili düşüncelerimi geçmişime göre kurguluyorum.
-dum.
hissediyordum, kurguluyordum.
alışkanlık işte, kırılması güç. edinmesi kadar güç mü, net bir şey söyleyemiyorum. sadece merak ediyorum kendi adıma; geçmişle ilgili bu alışkanlığı edinirken, şu an kırmaya çalışırken zorlandığım kadar zorlandım mı acaba? çünkü hatırlamıyorum. söylenen o ki, bu alışkanlığı canım yandığı için edinmişim. ilginç olan da şu ki, bizzat bu alışkanlığın canımı ne kadar yaktığının görece yakın bir geçmişe kadar farkında değildim. hah, üzerine çok da felsefe yapacak bir şey de yok aslında, savunma mekanizmalarının olayı budur zaten.
yıllar önce, 2012 bahara doğru sanırım, bir at çiftliğine gitmiştik. orada çektiğim fotoğraflar ve renkler aklımda kaç gündür. özellikle atlar. özellikle ordaki bir tay. hiç tay gördünüz mü? orantısız vücuduna, kırılacak incelikteki bacaklarına, derisini delip çıkacak gibi görünen kaburgalarına dikkat ettiniz mi? dokunsanız dağılacakmış gibi. bugünlerde omzumun ardına bakan tek gözümün geçmişe bakışı da böyle işte. ürkek, çelimsiz. çok taze, kendini nasıl saklayacağını iyi bilen bu sinsi korkulara karşı tedirgin. ama bir yandan da görmeye hevesli ve gördükçe sujesini doğasında çözmeye kararlı.
diğer gözümse ânda, olabildiğince. gördüğünün ne kadarı onun hakkı, ne kadarı diğer gözün; bunun ayırdına uğraşmakta.
gerçeklikle hissettiklerimin uyuşmadığını biliyordum. yine de tek gerçeklik ve onun uzantısı olarak tek hisseden özne olmadığını hiç düşünmemiştim. yanlışın, gerçekliği algılayışımda veya içimdeki hissedişte kısacası -ve kırıcısı- "bende" olmadığını hiç düşünmemiştim. bunu artık biliyor olmak burnumu sızlatıyor, gözlerimi dolduruyor. kendimi kat kat soyup yatırmak, üstümü yumuşacık battaniyelerle örtmek, saçlarımı okşayıp şakaklarımdan öpüp uykulara götürmek istiyorum. korku dinç, güçlü. en kötüsünün geçtiğinin sözünü veremiyorum. ama şu an için kötüyle ilgilenmiyorum da. battaniyelerin altı sıcak, saçlarımı okşayan eller güvenli, şakaklarımdaki öpüş şefkatli. bazı zamanlar hala karanlık, hala rutubetli, hala soğuk ama bazı zamanlar da gün ortası odaya süzülen ışık, dubalara tutunurken omuzlarımın üstünde kalan tuz, dudaklarımdan bedenimin her bucağına yolunu bulan nefes.
dilediğim tek şey bu,
dileyebileceğim her şey bu kadar.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder