Günlerdir yerde duran karton kutular, ayağıma batmasınlar diye adımlarımı ayarladığım çiviler, bunları artık eve götüreyim diye halının üstünde bıraktığım kitaplar ... Kanepenin üstünde kıyafetlerim, mutfakta kirli bulaşıklar, mutfak masasındaki kültablasında son sigara izmaritleri.
Fibromiyalji tanısını alalı bir ayı geçiyor. Şimdiye dek ağrı bakımından en çok aralığın ilk haftası ve bu hafta zorlandım. Bugün sabah uyandığımdan beri ayak bileklerimde bir katılık ve ağrı vardı. Ayrıca kalçamın belli noktalarında sanki yoga yaparken kendimi çok zorlamışımcasına sızlamalar. Tanıyı aldığımdan beri spor yapmak ve düzgün beslenmek üzere ciddi bir baskı kurdum kendime, tabi ki geri tepti. Üst üste gelen başka gerginlikler de eklenince, bu saate dek kendimde bulduğum en ufak gücü dahi tadını çıkartmaktansa "halledilmesi gerekenlere" sarf ettim. Sonucunda o gücün de tükendiği, iki üç gün yatmak ve dışardan yemek dışında hiçbir şey yapamadan yeniden güç biriktirdiğim sonra yine sarf ettiğim saçmasapan bir kısır döngüye girdim. Bir köşede cenin pozisyonunda "kendime nasıl iyi geleceğimi bilmiyorum" diye ağlamak isteğiyle doluyum.
O kadar hoyrat yaşadım, öyle şeyleri de bana yapmanıza izin verdim ki. Tek istediğim bana benim yerime sarılıp öpen biriyle sakin bir kalp atışı kadar gözlerimi kapatabilmekti. Kollarınızı çektiğinizde öncesinden de yalnız, öncesinden de değersiz hissettim kendimi. Şimdi bakınca bana sarılan şeyin sizin kollarınız değil de kendimi doladığım halatlar olduğunu da görebiliyorum. Siz hiçbir şey yapmadınız, kendiniz de neyi ne kadar biliyorsanız o kadarıyla hayatımdan geçip gitmekten başka. Ama ben, yıllarca o halatları önce gevşetmeye sonra da çözmeye uğraştım. Büyük bir kısmından kurtuldum ama halatların izleri duruyor, ip kesikleri yanmaya devam ediyor.
İyi hissetmeye o kadar açım ve öyle çaresiz hissediyorum ki... Ama iyi hissettireceğini düşündüğüm şeyleri yaptığımda, içimdeki boşluk var olan tek şeymişçesine karşıma dikilmeye devam ediyor. Çünkü iyi hissettireceğini düşündüğüm şeyler, beni iyi hissettirecek şeyler değil, benim değiller. Bununla yüzleşince de başka hiçbir düşüncem kalmıyor - kendime nasıl iyi geleceğimi bilmiyorum diye ağlamaktan başka.
Yeni bir terapistle görüşmeye başladım. Bana bu hikayenin şefkat ayağında olacağını söyledi. İyi hissetmek için o kadar sabırsızım ki, bana biraz yavaş gidelim ki siz de dinlenebilin dediğinde ne yapacağımı bilemedim ilk başta. Üstünden birki gün geçtikten sonra anlayabiliyorum. Bir süredir burada da yazdıklarımda hep yavaşlamam gerektiğini söyleyip duruyorum ama o yavaşlama, hızımın ne olması gerektiği konusunda bana dayatılana oranla bir yavaşlamaydı. İhtiyacım olan yavaşlama değil. İhtiyacım bundan da yavaşı demek ki. Söz konusu kendi ihtiyaçlarım olduğunda tembel davranıyorum, başka bir şeye oranla daha gözden çıkarılabilir davranıyorum ve bu yüzden istikrardan yoksunum. O yüzden ne yapacağımı bilsem ve yapabildiğim kadarıyla yer yer kendimle övünsem de içten içe büyük bir inançsızlık duyuyorum. Adım adım gitmeyi pek beceremiyorum sanırım, sakince ilk üç beş adımı attıktan sonra odağın değişiyor, başka şeylere yer açmak uğruna kendimi sıkıştırıyorum. Sonra da bir okyanusun dibinde, kilometrelerce ötemde yaşamın ya da yüzeyde ışığın olduğunu bilmeme rağmen orada kalmaya devam ediyorum, günlerce, haftalarca, aylarca. İstemediğim şeylere kendimi mecbur bırakmaya devam ediyorum, beni kendimden ve hayatımdan bir illüzyonla soğutan sosyal medyaya, midemi ağrıtıp göğsümü sıkıştıran sigaraya, beni uyuşturan yemeklere ... Dünya üzerinde tek başımaycasına yaşamak istiyorum oysa. Aşırı bir bağımsızlık halinde değil elbette ama bu matrikste ben müsaade etmedikçe kimsenin varolmayacağı bilişiyle. Çünkü öyleyim aslında, gerçekliğe aykırı bir şey değil bu aksine gerçekliğin kendisi ama biz kabul etmemekte inat ediyoruz belki.
Her şey bittiğinde kendim için buradaydım diyebilmek istiyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder