30 Ağustos 2022 Salı

"happy being a loner"

Hayatımı küçültmek ki kendimi büyütmek. 

Hayatımı sadeleştirmek ki kendimi duyabilmek. 

Bir süredir kendimle kalmaktan, tek başıma olmaktan eskiden olduğu gibi haz almaya başladığımı fark ettim. Bazı günler insanlarla yaptığım planlar iptal olunca üzülmüyorum, aksine mutlu oluyorum. Bazı zamanlar, insanlarla belirsiz şekilde "haftasonu görüşelim" dediğimizde, aklımda olmasına rağmen o haftasonunun peşine düşmüyorum. Geçen gün ilk defa, bir mazeretten olmaksızın, arkadaşlarımın yanından herkesten önce ve tek başıma kalkıp eve geldim. Yıllarca kendimi dışa dönük, "insan" insanı, sosyal kelebek olarak bildim. Şu anda ise bir an gelip iletişim kurmak veya sosyalleşmek konusunda ufacık da olsa bir tereddüt hissetsem ona itibar ettiğimde, içimde beni zorlayan sesi ve o sesin kimin olduğunu duyabiliyorum. 


Liana Finck

İki gün arka arkaya insanlarla vakit geçirmek akıl almaz derecede yorucu bir deneyim haline geldi. İlk gün gayet kendimi olaylarla ve karşımdakiyle mesafelendirebilip enerjimi koruyabilirken ikinci gün sabırsızlaşıyorum ve huzursuzlaşıyorum. Üçüncü güne sarkarsa düpedüz tahammülsüzleşip kestirip atan ya da olanların/anlatıların içinde aşırı saplanıp kalan bir hale bürünüyorum. Nedenini anlamaksızın buna çözüm getirdiğim şey, insanlarla görüşmelerimin arasına mutlaka birer ikişer gün koymak. Bazı insanlarla görüştüğümde daha mı olmak istemediğim bir yerde kendimi buluyorum? Daha da seyrek görüşmek veya hayatımdan çıkarmak. Bu, insanlarla arka arkaya görüşmek zorunda kalana kadar üstünkörü de olsa işe yarıyor tabi ama alttaki nedeni anlamadıkça hiçbir çözüme ulaşamıyorum. Ki insanlarla arka arkaya görüşmek zorunda kalmam da, tahmin ettiğimden daha sık gerçekleşen bir durum. Bu yüzden sabırsızlığıma, tahammülsüzlüğüme, saplantılarıma ve huzursuzluğuma biraz olsun yakından baktığımda cevabı bulduğumu söyleyemesem de kısa vadede bazı şeyleri daha iyi anlamamı sağlayacak bir ipucuna ulaştım: Sınırlar, sınırlarım... 


Liana Finck

İnsanlarla görüşüp vakit geçirmek, konuşmak, paylaşmak, hiçbir şey yapmasak bile öylece oturmak zamanında her gün yapsam doymadığım bir şeyken bugün arka arkaya iki gün yapamamamın sebebi odur ki: Hazzı, maliyetini kurtarmıyor. Eskiden en büyük ihtiyacım olan yalnız hissetmeyişi tatmin edebilmek için başka küçük ihtiyaçlarımı görmezden gelebiliyordum. İnsanlarla bağ kurabilmek, biraz olsun yakınlık hissetmek o kadar acil ve önemliydi ki - şartı şekli çok da umrumda olmadı. Bu beni sınırları daha belirsiz, daha sosyal bir insan profiline soktu. Elbette birçok toksik ilişkiyle sonuçlandı; ama arkadaşlıklarımda ama romantik ilişkilerimde... En sonunda bir elimde yalnızlığım, diğer elimde ise yeni kırgınlıklar veya kızgınlıklarla kalakaldım. Bu döngüyü o kadar farklı şartlar altında öyle çok deneyimledim ki maske düştü, arkasından aslında bu sınırsız/sosyal personanın bir savunma mekanizması olduğu çıktı. Kendime dair gerçekten sevdiğim şeylerden biri, ortada inkar edilemez veya kaçınılamaz bir durum varsa kendime yalan söylemektense bodoslama kollarımı sıvayışımdır. Öyle yaptım; kollarımı sıvadım ve teker teker insanları ayıkladım. Kendimi ayıklamak uzun bir süre aklıma gelmedi. Ne zaman ki hiçbir şeyden tat almayıp bir felç durumunda kalmakla olağanüstü şeyler hissedip kendimi sürüklemek bir döngü halini aldı; o zaman da döngünün maskesi düştü: Yavaşlamam, odaklanmam, daha küçük bir alanda daha derin bir görüşte kalmam gerektiğini fark ettim. Bu yeni bir fark ediş değil, sadece üstüne yeni şeyler ekleniyor. Bazen bunlara uygun davranabiliyorum, bazen eski savunma mekanizmalarına dönüyorum ama bir kere gördüm mü, bütün önceki yaşayışlar illüzyonunu kaybediyor. 


Liana Finck

Yavaşladım ben de. Odaklandım. Pencereden kafamı çevirdim, aynada yüzüme baktım. Gözlerime, gülümsediğimde yanaklarımda eskisinden daha kararlı duran çizgilere. Ne yaptığıma değil, ne yapamadığıma. Yalnız kalmaktan ölecekmişçesine korkmasaydım ne yapardım'a. Buna tek bir cevap bulabildim: Sınır çizmek. Kendimle sizin aranızda, kendi yaşadıklarımla sizin yaşadıklarınız arasında. Yaptıklarınızın benim için sonuçlarıyla sizin için ne ifade ettiği arasında. Oysa sınır çizmekten o kadar ödüm kopuyor ki daha içimdeki çocukla kendim arasında bile bir sınır çizebilmiş değilim. İçime gerçekten dokunan bir şey olduğunda sesimin çocuk nisa'nın kelimelerini konuştuğunu fark etmem vakit alıyor. Hissettikleri yerinde olsa da benim gerçekliğimi bana bırakmasını sağlamak, bazen başarsam da çoğu zaman tökezlediğim bir konu. Ama aslolan da bu. 

İnsanlara sınır çizemediğim için onlarla vakit geçirdiğimde dünyam insanların kontrolüne giriyor. Eski savunma mekanizmama dönmüş, sırf yalnız hissetmemek için çok da istemediğim bir şeye "evet" demiş oluyorum. İyi ihtimalde benim için o kadar da ters bir gün geçirmemekle beraber tadım kaçmış oluyor. Kötü ihtimalde ise kendimi görünmez, önemsiz, insanlarla olmama rağmen yapayalnız hissediyorum. En kötü ihtimalde ise ihlal içimde o kadar büyüyor ki atak geçiriyorum. Hayır'dan anlamayan dangalaklar, sınırlarınızı bir de şuradan dolanarak esnetmeye çalışan arkadaşlar, laftan anlamayan tanıdıklar olmuyor mu? Elbette oluyor. O zaman da öfkeleniyorum. Çünkü bir kez sınır çizmek bile benim için bu kadar zorken, bu sınırı vurgulayıp beni "sınır çizdiğimde olacakların" paniğini yeniden yaşamak zorunda bıraktıklarını düşünüyorum. Ama bu istisnalar bir tarafa, aslında bunu bana yaşatanın kendim olduğunu görmek ve kabul etmek çok zor. Hiç kimsenin suçlu olmadığı bir hikaye bu. Siz suçlu değilsiniz çünkü ne müneccimsiniz ne de benim dile getirmediklerimi bilebilirsiniz. Ben suçlu değilim çünkü insan ilişkilerinde bırakın sınır çizmeyi, neye ihtiyaç duyduğumu anlamak ve bunu talep etmek bile öğretilmedi. Aksine ihtiyaçlarımı, karşımdakinin dünya algısına ve gündelik algılarına endekslemeyi öğrendim: en büyük ihtiyacım olan bağ kurmayı, yakınlığı sağlayabilmek için. Bu da benim işletim sistemimde karşımdakinin olumsuz görmesi bir kenara, olumlu görmediği şeylerin dahi o yakınlığı kaybedip yapayalnız kalmak gibi bir bedelinin olduğunu kodladı. O yüzden insan ilişkilerimi, kendi ihtiyaçlarım adına hep çok dar bir manevra alanında ama karşımdaki insan için olabildiğine sınırsız bir düzlemde kurguladım. Zamanla canımın acısıyla insanların bazı davranışları arasında kimi zaman doğru, kimi zaman yanlış veya müdahaleci bazı davranış kalıpları geliştirip bir nevi körlemesine devam ettim. Kendi ihtiyaçlarımı dile getirirsem, sınır çizersem yapayalnız bırakılacağım korkusuyla bazı konularda acayip radikal tutumlarım varken bazı konularda hiçbir fikrim olmadı. 


Liana Finck

Yalnız kalmakla ilişkimi düzeltmeye çalışırken üstüne eğilmem gereken şeylerden biri de bu. Çünkü kendime haksızlık etmek istemem, hiçbir zaman tek başıma kalmakla ilgili bir sorunum olmadı. Bin kişilik yemekhanede tek başıma yemek yemek, tek başıma bir tiyatro oyununa gitmek, barda oturup kitabımı okumak veya parkta saatlerce tek başıma oturmak... Tek başıma dünyanın bir ucuna gidip gece sabahlara kadar ülkeleri dolaştım, hayatımda yaptığım en güzel şeylerden biriydi ve tek başıma yapıyor olmak asla bir endişeye sebep vermedi. Sorunum yalnız bırakılma korkusu; yalnız bırakılmayı, terk edilmeyi hak ettiğim çünkü özümde değersiz, önemsiz, sevilemeyecek bir "şey" olduğum korkusu. Benim için sınır çizmek, çizdiğim sınır hoş karşılanmadığında bu korkunun gerçek olması riskini almak demek. Ama artık hayatımda, bu korkunun benim değil çocuğun olduğunu bildiğim ve hem ona bu korku bir nevi gerçeğe dönüşse, karşımızdaki insan çizdiğimiz sınır sebebiyle artık hayatımızdan çıksa bile bunun bizim değerimiz ve sevilebilirliğimizle ilgili olmadığını öğrettiğim hem de onun duyguları ve dünyasıyla kendi yetişkin duygularım ve dünyam arasında ayrım yaptığım bir konuma geldim. Bu yüzden bu korkunun içinden geçerek sınırları çizmem gerekli. Duygusal yükü bu kadar ağır olan bir durumdan kaçınmak ise elbette bilinçsiz de olsa başvurduğum bir yol. İşte iki gün arka arkaya insanlarla bir araya geldiğimde hissettiğim huzursuzluğun sebeplerinden biri. Ne kadar çok insanlarla berabersem, o kadar kontrol edemediğim bir dünyalar kesişimindeyim. O kadar zorlandığım ve korkutucu gelen bir şeyle yüzleşme tehlikesiyle karşı karşıyayım. O yüzden artık tek başıma vakit geçirmek konusunda birçok engelimi kaldırabilmiş olsam da bu tek başınalığı başka bir şeyden kaçınmak için bazen bir yöntem olarak da kullandığımı fark etmem önemli. Kendimizi kandırmamaklar.

Benliğimin ne kadarının böyle eğip bükmelerle bugünkü haline geldiğini düşünmek, kendimi tanımak işini acayip gözümde büyütüyor. Her davranışın, her sözün veya sessizliğin üstüne mercekle eğilmiyorum elbette, yaşamaya da alan bırakmak lazım ama birçok an, radarıma takılıyor. Bazen ne yapmam veya ne söylemem gerektiğini çok berrak bir şekilde biliyorum, bu yeni yeni edindiğim bir yetenek haline gelmeye başladı. Ama daha bulanık kalan zamanlar da mevcut ve hayatım devam ettikçe o bulanıklıkla muhatap olmaya da devam edeceğim; bazen daha önce hiç deneyimlemediğim bir şey olduğu, bazense sadece o gün berrak bir şekilde bilecek halim olmadığı için. Kabullenip devam etmek gerek sadece. Korkmadan değil, korkudan azade olmanın bir yolu yok. Korkuyu da kabullenerek. Zira canlı ve özgür kalmanın yolu, bu. Korkuya rağmen yaşamak. 

2 yorum:

  1. biraz burnumun direği sızladı, ben de kendimden beklemezdim. en azından bu yazıyı okurken...

    her halini çok seviyorum. seni çok seviyorum. ama şu anlattığın kadına, sanki çok uzun zamandır görmemişim de müthiş bir özlemle kavuşmuşum gibi hissettim. insan galiba çoğu zaman kendine benzeyene daha meyilli. bendeki de öyle mi? bencilce mi? bilemiyorum. sadece sana sarılmayı çok özlemiştim. yazını okuduktan sonra daha da çok...

    YanıtlaSil
  2. canımınçi, ben de seni çok seviyorum. bencilce değil, insani ama insan olmayı kendimize ne kadar yedirebiliyoruz, o ayrı bir mesele. kavuşmaklar peşine madem, hem bu kendimizden anımasıdığımız kadınlara hem de yakın bir zamanda istanbul çatısı altında. sarıldım çok!

    YanıtlaSil

act I

-act i- she enters the stage, leans on the piano.  - i've been trying to imagine how this is gonna turn out but it's not going to be...